A1 59 SANAT

Sahne Sanatları
A1 59 Sanat Dediğin Nedir Ki?

Zaten tiyatro dediğin nedir ki? İçinde sadece kuru komedi olan tiyatro, tiyatro mudur? Basit veya sıra dışı olguların sade veya şaşalı anlatımı mı? Eleştirmeden, suyla sabuna ilişmeden, kelimelerle sevişmeden, sistemi ele alıp sağından solundan çekiştirmeden tiyatro olur mu? Cesaret ister tiyatro! Söylenmeyenleri söylemeli, düşünülmeyenleri düşünmeli ve düşündürmeli… Her tiyatro eseri bir inkılap niteliği taşımalı… Özgür olmalı, özgür olamamayı anlatırken özellikle özgür olmalı.

 

Başkalarını bilmem ama bizim için tiyatro alkışa odaklı, bel altı esprilerle yapmacık güldürüye odaklı, yandaşlıkla plaket kazanmaya odaklı değil. Çünkü biz Muhsin’in oyunlarıyla göz kırptık tiyatroya. Fasülyeciyan’ın tiradını Semih Abimizden dinlerken hepimizin gözleri dolu doluydu. Alfredo’nun “Bu boktan dünyayı ne kadar çok değiştirmek istiyorum bilemezsiniz!” repliği sinmişti çalışma salonumuzun köhne sahnesine. Çünkü biz ilk tiradımızı Nazım’ın yaşamaya dair şiirlerinden seçip sergilerken birer Genco olmuştuk. Müşvik’tik, Yıldız’dık, Afife’ydik doğaçlama öğrenirken. Düşünmeyi öğrenirken bir tiyatrocu gibi, Bertolt’un tahterevallisine çevirdik yüzümüzü. Söverken Nejat Ustamız gibi naif ve kibar sövmeye çalıştık. Ferhan gibi fedakardık karşımıza alırken bize sonradan “pardon” bile diyemeyenleri…

 

Özümüzü verdik kostümlerimize, dekorlarımıza, afişlerimize… Özveri önemliydi. Ne zaman prova olsa uykumuzu verdik, zamanımızı verdik. Oyun yazdık, beynimizi tamamen oyuna verdik. Peki, ne için yaptık bunları? Sahneye çıkıp tanınmak mı? Egomuza tavan yaptırmak mı? Popüler olmak mı? Başka tiyatrolarla yarışmak mı? Zaman geçtikçe daha iyi anlıyorduk neyi neden yaptığımızı. Ve hakkıyla yaptığımızda öyle özel bir an yakalamıştık ki, işte o an her şeye değerdi… Salondan ayrılan seyircilerin gözlerindeki ışığı görmek her şeye değerdi… Zaten tiyatro dediğin nedir? Tiyatro bir “an”dır… Gelir… Geçmez… O “an”ın bir ömür hatırası silinmez…